Efsanevi Şahıslar
Etkinlikler
Evcil Hayvanlar
Satranç Taşları Kitabı
Malikane
Hayran Köşesi
YARATILIŞ ÇAĞI

Yaratılış Çağı

Eon’un istirahate çekilmesi ve Or’Verron ile Talaar’ın neredeyse evrenin tamamını yok edecek bir savaş neticesinde hiçliğe gitmesi sonucunda, evrendeki tüm canlılar artık hükümdarsız olarak kendini toparlamak ve yeniden yaşanabilir bir hale gelmek için çabalamaktaydı. Talaar’ın önderliğini kayıp eden devler, tanrılar tarafından karanlık Horrdok dünyasına gönderildiler.  Horrdok dünyası tek bir huzme ışık bile almayan karanlık ve çorak bir dünyadan ibaretti. Devler, evrenin aydınlık bölgelerinden kovulduktan sonra Talaar tarafından onlara verilen dokuz Kaos kılıcı kayboldu. Kaos tarafına geçen ve kendini Talaar’a adayan tanrılar ara sıra Talaar’ın yarım kalan işini bitirmek için girişimde bulunuyorlardı. Evrenin çeşitli bölgelerinde Ak Tanrılar, Kara Tanrılar ile çatışmaya giriyorlardı. Önderlerini kaybeden ve aniden darmadağın olan Kara Tanrılar, güçlerinin farkına varan ve toplanan Ak Tanrılar ile baş edemiyorlardı. Tüm Kaos güçleri ve Kara Tanrılar, ortadan kaybolarak evrenin derinliklerinde karanlıktan beslenmenin tek çare olduğu kanaatine vardılar. Fakat evrenin ücra köşelerinde de yaşıyor olsalar, Kaos güçlerinin ve Kara Tanrıların varlığı her daim evren için tehlikeli olacaktı.

Or’Verron’un taraftarları Tanrılar Konseyi’nde toplandılar. Doğa ve afet tanrıları toplantıyı organize ettiler ve yönetimini üstlendiler. Konsey uzun süren tartışmaların eşliğinde sonlandığında, tanrılar evreni yeniden kalkındırma ve yaşanabilir bir yer haline getirme kararı aldılar. Tıpkı eskisi gibi, tanrılar evreni yeniden inşa edecekti. Ayrıca büyük savaş sonrasında zarar gören dünyaları da onaracak ve yenileyeceklerdi. Tüm bunların neticesinde yaratıkların haricinde ruhları, iradeleri ve akılları olan başka türde canlılar yaratmaya karar verdiler.

Tanrı Egos, zihin ve akıl sahibi olan beyaz tenli insanları yaratırken, Tanrı Volca ise yanardağ içinden çıkan ve damarlarında kan yerine volkan akan magronları yarattı. Gelldok, sivri ve uzun dişleri olan gözleri daima öfke ile dolu, kirli kahverengi renkli tenleri olan orkları yarattı. Orklar gaddar ve sert savaşçılardır. Savaş konusunda doğuştan yetenekli olan orklar çok kısa sürede devasa ordular toplayıp düşmanlarını layıkıyla karşılayabilme özelliğine sahiptir. Güneş ışığını sevmeyen orklar yüksek dağlar arasında kalan mağaralarda yaşamayı tercih ederler.

Kış bulutları ile aynı renkte tenleri, sivri uçlu kulakları olan Elfler, romantik ve iyiliksever tanrı Umallou tarafından yaratıldı. Tanrı Umallou’nun amacı dünyaya sadece iyilik getiren, sanata ve bilime eğilimli bir ırk yaratmaktı. Fakat her şey Umallou’nun planladığı gibi olmadı. Elfler bir süre sonra Ak Elfler ve Kara Elfler olarak ikiye ayrıldı. Ak Elfler eskiden olduğu gibi bilime ve sanata önem gösteriyorlardı. Savaşı hiçbir şekilde çözüm olarak kabul etmiyorlardı ve ormanları kendi evleri olarak görüyorlardı. Kara Elfler ise kara büyü hizmetçilerine dönüştüler. Diğer canlı varlıklara hastalık ve lanet gönderen, kara büyü ile hayatları söndüren canlılar oldular.

Evrendeki binlerce dünyada birbiri ardına yeni canlılar ortaya çıkıyordu. Tanrılar evrende çeşitliliği artırmak, dengeyi kurmak ve yeniden yaşanabilir bir ortama dönüştürmek için çalışıyorlardı. Bodurlar, seçilenler, elfler, cüceler, insanlar, kara elfler, hobbitler, orklar, ogrlar, elfler, troller, periler ve daha birçok canlı türü evrendeki binlerce gezegeni dolduruyordu.

Yeni bir çağ, yaratma çağı artık başladı…

Feo Dünyası’nın Yaratılışı & Seçilenler Irkı

Yaratma çağının en parlak ve iyi dönemlerinden birisi Feo dünyasının yaratılışıdır. Feo dünyası Afet Tanrıları tarafından en çok sevilen dünyadır. Mirrou yıldızı ise Feo dünyasının aydınlatılması ve ısıtılması için yaratılmıştır. Feo’nun doğası, verimli topraklar, sık ormanlar ve tertemiz maviliklerle doludur. Kısacası Feo mükemmel bir dünyadır. İşte bu yüzden Tanrılar, Seçilenler ırkının yaşayacağı toprakları hiç düşünmeden Feo olarak belirlemişlerdir. Seçilenler ırkını diğer ırklardan üstün kılan bazı özellikler vardır. Bunların başında güç, zihin, akıl ve güzellik gelmektedir. Tanrıların çoğu böyle bir ırk yaratmak istiyordu. Bunun için çok emek harcadılar ve mesai yaptılar. Seçilenler ırkının atası ve yaratıcısı Bolihvar tanrısıdır. Fakat diğer birçok tanrı da bu ırkın yaratılmasında, gelişmesinde ve güzelleşmesinde emek harcamışlardır. Bu yüzden seçilenler ırkı diğer ırklara oranla birçok farklı avantaja sahiptir.

Seçilenler uzun boyludurlar. Sert, sağlam ve aynı zamanda zarif vücut yapısına sahiptirler. Görülmeyeni görebilme yetisine sahip olmalarının dışında oldukça zeki canlılardır. Ayrıca bilime eğilimlidirler. Büyüleri kısa zaman içinde öğrenip çok geçmeden bu büyüleri geliştiren ve kendi sembol ve lisanlarıyla uygulamaya alan yeteneklere sahiptirler. Böylece büyü çeşitlerini artırma konusunda en iyi ırk oldular. Tanrıların onlara neden Seçilenler ismini verdiklerini anlamak hiç de zor değildir. Tanrılar, Seçilenler yaratıldıktan sonra onları Feo dünyasına gönderdiler. Feo dünyasının verimli doğası, temiz havası ve masmavi suları ancak Seçilenlere layık olabilirdi. Seçilenler Feo’nun doğasından faydalanıyor, ayrıca aldıklarından fazlasını doğaya geri kazandırıyorlardı. Gece gündüz demeden çalışan Seçilenler ırkı aynı zamanda Feo dünyasının doğasını ve canlılarını da koruyorlardı. Seçilenler içinse en önemli şey büyüydü. Seçilenler Feo dünyasının her köşesine kolayca ulaşıyorlardı ve beklenmedik yerlerden umulmadık büyü sembollerini ve güçlerini elde ediyorlardı. Seçilenler tarafından büyüler hakkında çok fazla sayıda kitap yazılmıştır. Kitaplar içinde çeşitli büyü tarifleri, ruh çağırma ayinleri, çeşitli madalyon ve artefakların kullanım yöntemleri ve daha birçok ilginç ve gizem dolu bilgiler vardı. Seçilenlerin büyüsel güçleri ve olanakları günden güne yükseliyordu. Doğa büyüleri, yaşam ve ölüm büyüleri onların hâkimiyeti altındaydı.     Artık öyle bir zaman geldi ki Seçilenler kendi büyü artefaklarını ve sembollerini üretme kararı verdiler.           Bolihvar’ın iznini alarak Seçilenler işin başına geçtiler.

Seçilenler, Dalgınlık Çayırı’nda kara doğa taşından Guuçar Mabedi’ni inşa ettiler. Dalgınlık Çayırı’nda bir gece içinde büyüyen kule göklere kadar uzandı. Guuçar Mabedi, Dalgınlık Çayırı’nın sahibi olduktan sonra    hayvanlar, kuşlar ve tüm canlı varlıklar bölgeyi terk ettiler. Hiçbir şey bölgedeki ağır sessizliği bozmuyordu. Sadece Kara Gur kuşları gururlu bir şekilde Guuçar Mabedi’nin taşları üzerinde oturuyorlardı. Mabedin içi gece gibi karanlık ve soğuktu. Kocaman ve kara duvarların kapattığı salonun tam ortasında beyaz taşlardan yapılmış ve tapınağa benzeyen bir yapı duruyordu. Tapınağın derinliklerinden, gökyüzünden çıkan ilk yıldızların ışığını anımsatan hafif bir ışık sızıyordu. Bu yer gizem ve sır doluydu ve bunu hissettirmekte başarılıydı.

Üç senede bir, Mirrou yıldızı uzaklaştığında ve Feo dünyası hakikat gecesinin hâkimiyeti altında kaldığında Seçilenler Dalgınlık Çayırı’nda toplanıyordu. Feo dünyasının dört bir yanından gelen Seçilenler Dalgınlık Çayırı’na akın ediyorlardı. Dalgınlık Çayırı’na grup halinde yâda tek başına varan Seçilenler, çayırın her bir yanında yere serilerek yorgunluklarını atıyorlardı. Hakikat gecesi geldiğinde ise Seçilenler kendi ibadetlerini yapıp, dünyaya büyülü bir artefakt daha getiriyorlardı. Seçilenlerin her birisi kendine özgü özel yeteneklerle donanımlıydı. Bu yeteneklerini büyüsel güçlerde kullanmak konusunda uzman olan Seçilenler, ruhani güçleri maddesel nesnelere dönüştürüp evrene katkıda bulunmayı ibadet olarak görüyorlardı. Her geçen gün daha da gelişen Seçilenlerin büyüleri Guuçar Kalesinin güç ve ihtişamını artırmak için mabedin duvarları arasında yükselerek geziniyordu. Büyülerin sözlerini tekrar eden Seçilenlerin sesleri kale duvarları arasında yankı buluyor ve güçlenerek artıyordu. Tapınaktan çıkan ışık, büyü gelişmeye devam ettikçe artıyor ve belli bir süre sonra neredeyse tapınağın kendisi ışık kaynağı haline gelecek kadar parlıyordu. Guuçar Mabedi’nde Seçilenler tarafından birçok büyülü artefak geliştirmiştir. Bu artefaklardan bazıları uzun süre boyunca Feo dünyasında yaşayanların beyinlerini karıştırıyor, onları rahat bırakmıyor ve varlıkların kaderini değiştiriyorlar ya da baştan yazıyorlardı.

Tanrılar Kılıcı, Yıldırım Çekici, Korku Madalyonu, Afetler Asası, Ateş Değneği gibi nesneler Seçilenler tarafından üretilmiştir. Tanrılar, Seçilenler’in Feo dünyasını mükemmelliğin ötesine götürebileceğini gördüler. Bu yüzden Seçilenler’den evrene katkı yapmayı öğrenmeleri için Feo dünyasına yeni ırklar getirmeye karar verdiler. Böylece Seçilenler Feo dünyasını yeni komşularıyla paylaşmak zorunda kaldılar. Çok geçmeden Feo dünyasının verimli topraklarında Seçilenlerin dışında birçok ırk yaşamaya başladı. Feo dünyasında artık yeni bir çağ başlıyordu.

Üstün Irkın Kovulması

Feo dünyası artık birçok farklı ırkın barınağı haline geldi. Seçilenler bu güzel toprakları orklar, elfler, bodurlar, cüceler gibi birçok farklı ırkla paylaşmak zorunda kaldılar. Feo dünyasının gerçek sahibi olan Seçilenler bir anda misafir haline geldiler. Bu mükemmel dünyanın dört bir yanında diğer ırklar ışık hızıyla gelişmeye başladılar. Tanrılar ve Seçilenler tarafından Feo dünyasında yaratılan yada Feo dünyasına gönderilen birçok büyülü nesne ve doğal kaynak bu diğer ırklar tarafından kullanılmaya başlandı bile. Seçilenler doğadan aldığı her şeyi doğaya geri kazandırmayı kendilerine görev olarak bilirdi. Fakat diğer ırklar Feo dünyasının kaynaklarını ne derecede ve sıklıkla kullandıklarını kontrol edemez oldular. Feo’ya yayılan her ırk kendi kültürünü bu dünyaya yaymaya başladı. Kendi şehirlerini inşa ediyorlar ve kendi sevdikleri işlerle ilgileniyorlardı. Rüzgârın koşturduğu boş araziler, el değmemiş ormanlar, ırmakların ve nehirlerin masmavi suları gibi birçok kaynak bu ırklar tarafından kullanılıyordu. Seçilenleri ait ibadet alanları, büyülü ayinlerin gerçekleştiği meydanlar ile toplanma bölgeleri diğer ırklar tarafından saldırıya uğramaya başladı. Bu meraklı varlıklar, ayinlerin gerçekleştiği odalara, mağaralara girmeye başladılar. Kendi gaddarlıkları ile büyü enerjisi dolu olan bu mekanlardaki huzurlu havayı yok ediyorlardı. Bu gaddarlığın patlama noktası ise Guuçar Mabedi’ne girişleri oldu.

Ormanda av arayan avcılar, günlerden birinde onlar için çok garip bir bölgeye geldiler. Bu bölgedeki sessizlik onların ilgisini çekmişti. Bu öyle bir sessizlikti ki, dinleyen canlıya ölümü anımsatıyordu. Kuşların ve diğer hayvanların sesleri, doğanın uğultusu ve bitkilerin hışırtısı burada duyulmuyordu. Guuçar Mabedi bu alanın tam ortasında duruyor ve oradaki derin sessizliği koruyordu. Merak duygusunun ele geçirdiği avcılar, mabedin eşiklerinden yukarıya çıkmaya başladılar. Eşiklerden atlayıp mabede girer girmez taş duvarların üstünden kara bir gölge sıçradı üzerlerine. Bu büyülü alanın sadık koruyucusu Gur Kuşu, mabede izinsiz giren avcıların üzerine atıldı. Hayatının sonuna kadar mabedin sessizliğini korumaya kararlıydı Gur Kuşu. Bu ani saldırıyı beklemeyen savaşçılar ellerindeki silahları unutup savunmaya geçtiler. Gur kuşu tüm heybetiyle keskin ve uzun tırnaklarını savurup avcıları ortadan ikiye ayırıyordu. Yaralanan avcıların korkunç çığlıkları, ölmek üzere olanların son haykırışları ve Gur kuşunun kanat çırpma sesleri bir araya gelerek korkunç bir gürültü huzmesini ortaya çıkarıyordu. Tüm bu gürültünün içinde bir anda duyulan oldukça net bir ses aniden sessizliği beraberinde getirdi. Bir kılıcın bedeni kesme sesi…

Gur kuşunun cansız bedeni yere düştü. Bir süre kıpırdamadan durduktan sonra hafif bir rüzgar esmeye başladı. Bir lavanta kokusu mabedin içinde yayılmaya başladı ve şaşkın avcıların gözleri önünde kuş aniden duman gibi kayboldu. Çok kısa bir süre önce kuşun cansız bedeninin olduğu yerde bir avuç kül kaldı.

Cesur Gur kuşunu öldüren savaşçı ise kanlar içerisindeki kılıcını kınına soktu ve tapınağa doğru yürümeye başladı. Tapınağın beyaz taşlarında sihirli ve bilinmeyen bir dilde yazılar yazılıydı. Bazı harflerin üzerinde bir ışık beliriyor, parlıyor ve sonrasında sönüyordu. Yayılan ışık birbiri ardına kelimeler bırakıyordu. Avcılar tapınağa yaklaştıkları an içlerini bir korku sardı. Bu öyle bir korkuydu ki dizlerinin bağı çözülüyor ve kalp atışları tapınağın en uzak köşesinden bile hissediliyordu.

Avcıların ilgisini birden mabedin ortasındaki yoğun karanlığı kesen parıltılı ışık huzmesi çekti. Işık birden mabedin tavanına doğru sıçradı. Her tarafa kıvılcımlar saçarak bir şelale gibi tavana doğru ilerledi. Mabedin duvarlarından taşlar düşmeye başladı. Bir süre sonra ise Guuçar Mabedinin tamamı titremeye başladı. Avcıların ayakları altında toprak diriliyor, duvarlardan artık kocaman kayalar düşmeye başlıyordu. Avcıların büyük kısmı orada can verdi. Canlı kalanlar ise, arkalarına bile bakmadan kaçmaya başladılar. Avcıların ardında kalan alanda ise mabet hızla yıkılmaya devam ediyordu. Çok geçmeden korkunç bir güzelliğe sahip olan Guuçar mabedinin ardından yıkıntı bir harabe kaldı geriye.  Harabe, mabetten çıkmayı başaramayan avcıların cansız bedenlerini saklıyordu. Artık Seçilenler, büyülü ayinlerini Feo dünyasında gerçekleştiremeyeceklerdi.

Seçilenler Guuçar Mabedinin başına gelenleri öğrendikleri an zihinlerini kara düşünceler kapladı. Feo dünyasının aksakalları da dahil olmak üzere, Seçilenler herkesi Büyük Toplantıya çağırdı. Seçilenler uzunca bir süre, bu saygısız ırklarla birlikte Feo dünyası üzerinde beraber nasıl yaşayacaklarını tartıştılar. Böyle saygısız varlıkların içerisinde nasıl yaratıcılıklarını ve iyiliğe olan inançlarını koruyabileceklerini düşünüyorlardı. Seçilenlerin en yaşlısı olan Kallvgur çıktı ve şunları söyledi:

“Bizi ulu Bolihvar yarattı. Bize güç ve kudret verdi. Bizi gerçek saadet dünyasına yerleştirdi. Fakat bizler onun yüceliğine sahip değiliz. Kendi kaderimizi yazabilme gücüne sahip değiliz. Kendi koruyucumuza, Bolihvar’a danışacağız. O, bizim kaderimizi belirleyecektir, bizi yalnız bırakmayacaktır.”

Tanrı Bolihvar Kallvgur’u dikkatle dinledi. Konuşmasının sonunda Seçilenler ırkına yalnızca onların hakimiyeti altında olacak yeni bir dünya seçme ve oraya yerleşme hakkı sundu. Milyonlarca seçenekleri varken, Seçilenler bu sırnaşık komşularından bıktıkları için Feo’ya en uzak dünyayı seçtiler kendilerine. Bu dünyanın adı Lurial’di.

Seçilenler, Ölü saatin topraklarında toplandılar. Parlak Angoli yıldızının gece göklerde görüldüğü, rüzgarın tamamen durulduğu zaman Ölü saat alanının üzerine koyu bir sis inmeye başladı. Sis sanki bir su gibi akıyor, ufuğun çizgisini siliyordu. Kendi yoluna çıkan tüm engelleri yok ediyor, toprağı ve gökyüzünü birleştiriyordu. Seçilenler sanki emir almışçasına aynı anda ellerini yukarıya kaldırdılar. Uzaklardan gelen bir sesi işitmeye başladılar. Ses sadece şunları söylüyordu: “Zamanın geldi…”

Bulanık ve donuk karanlığın içinde toprağın ve havanın birleştiği sırada hafif ışık saçan bir transfer noktası açıldı. Bu kapıların arkasında sır ve gizem bekliyordu onları. Birbiri arkasında sıra olan Seçilenler acele etmeden, görülmeyen merdivenlerden çıkarak transfer noktasına doğru ilerliyorlardı. Onları yeni bir hayata götüren kapıya doğru yaklaştılar ve ilk Seçilenler geçmeye başladı. Kendi sessizliklerine sadakatlerini bozmadan ilerliyorlardı ve Seçilenlerden hiçbirisi arkasına dönüp uzun süredir yaşadıkları Feo dünyasına bakmadı bile. Onlar, çok uzaktaki Lurial dünyasına gidiyorlardı. Feo dünyasının yönetimini ve kaderini geride kalan diğer ırklara bırakıyorlardı.

Login Ekranı
  Şifremi Unuttum

Giriş bilgileriniz yoksa, kayıt olun.

Kayıt olun

Şifre Hatırlatıcı
Hata
Hata
Yukarı